Bazen kendimizle aramızda görünmeyen bir mesafe olur. Başkalarına yansıttığımız şefkati bir
kendimize gösteremeyiz ya da layık görmeyiz. Ufacık bir hata yaptığımızda zihnimiz,
algılarımız hızlı bir şekilde devreye girer: “Yine yüzüne gözüne bulaştırdın. Beceremedin.”
İçeriden gelen bu ses, genellikle öyle içselleşmiş ve benimsenmiştir ki, ona itiraz etmeyi dahi
düşünmeyiz. Ancak bu ses bizim değil; geçmişten getirdiklerimizin, beklentilerin, başkalarının
standartlarının yankısıdır.
Kendini kabul etmek, kulağa hoş gelen ancak uygulamada pek de kolay olmayan süreçlerden
biridir. Çünkü kabul etmek, kaçmayı bırakmak ve yüzleşmeyi göze almaktır. Kendi kendimizin
hoşuna gitmeyen taraflarına bakabilmeyi gerektirir. İnsan bazen kendine bakmak şöyle dursun
kendi gölgesine bakmaktan dahi ürkebilir. Bu sebeple sürekli olarak “daha iyi olmalıyım” hâli
içinde yaşarız. Daha çalışkan, daha başarılı, daha güzel, daha sabırlı... Ama girişilen bu çaba
çoğunlukla büyüme, ilerleme değil, bir kaçıştır.
Kendini kabul etme yolunda karşılaşılabilecek en büyük güçlük, mükemmeli hedeflemektir.
Mükemmellik, görünen yüzüyle ilerleme isteği gibi durmaktadır ancak özünde bir çeşit korku
olduğu söylenebilir. Sevilmemekten, eleştirilmekten, eksik görülmekten korkarız. Çocukluktan
itibaren koşullu sevgiyle büyüdüğümüzde, “başarılı olduğum kadar değerliyim”, “söz
dinlersem kabul edilirim” gibi kabuller iç dünyamızda bir içsel yargıç oluşur. Ve o yargıç,
ömrümüzün kalan zamanında dahi bizi rahat bırakmaz. Her başarının ardından “daha iyisini
yapmalıydın” diye seslenir.
Oysa kendini kabul, “bundan sonra böyle kalacağım” anlamına gelmemektedir. Tam aksine,
değişimin mümkün olduğunu anlamanın ve fark etmenin en doğal yoludur. Bir yönümüzü inkâr
ettiğimizde, onu dönüştürme, yenileme, geliştirme gücümüzü de yitiririz. Bazı şeyleri
değiştirmeye çalışmadan önce sadece fark etmek gerekir: “Evet, şu anda böyle hissediyorum.
Ve bu da bana ait.”
Toplumun da bazen bu süreci zorlaştıran bir yönü olabilmektedir. Sosyal medyada sürekli
olarak “en iyi hâlini gösterme” alışkanlığı içinde yaşıyoruz. Kusurlarını titizlikle gizlemek,
zorlandığımız konuları saklamak bir kural hâline geldi. “İyi görünmek” bir tür alışkanlığa
dönüştü. Böyle bir atmosfer içerisinde, kendini olduğu gibi, şeffaflıkla kabul etmek neredeyse
yeni bir çağ açmak gibi. Çünkü o zaman dışımızdaki dünyanın alkışlamalarına, övgülerine
değil, iç dünyanın sessizliğine daha önce uzun zamandır uğramadığımız karanlık odalarına
yöneliyoruz.
Kendini kabul etmek, sadece bir hedef değil, ne kadar süreceği tam olarak kestirilemeyen bir
yolculuk gibidir. Bazı günler kendimizi anlayışla, hoşnutlukla kabul ederken, bazı günler ise
eleştiririz. Ancak her fark ediş, biraz daha derine, benliğimizin özüne inmektir. Biraz daha
insan olmayı öğrenmektir. Belki bugün, kendine sadece şunu demek yeterli olur: “Mükemmel
değilim, ama olduğum hâlimle de tamamım.” Bir cümle her şeyi değiştiremez ama kendimize
bakış yolunda fenerin ışığını açabilir.
''Ruh sağlığı en az beden sağlığı kadar önemlidir.''